Sosyoloji Divanı
Sayı 27
YENİ DİNİ TEMSİLLER
Haziran
2026
Sayı 27
Sayı Editörü: İkram Filiz
Bu sayının dijital tam metni henüz sisteme eklenmemiştir.
Sayı İçeriği
İçindekiler
Divan Kalemi
Dinî etkinin azalacağı düşünülen modern dünyada, din yeni formlarla gündemdeki yerini almıştır. “Yeni Dini Temsiller” teorik ve pratik yönleriyle modern seküler dünyanın içinden doğarak şekillenmiştir. Söz konusu temsillerin modern dünyanın etkisi ile şekillenmiş pratik görünümleri literatürde yeniçağ dinleri veya yeni dini hareketler şeklinde ifade edilmektedir. Ancak dini düşünce ve pratiklerin tarihsel ve kültürel bir arka plandan bağımsız olduğu düşünülmemelidir. Bu yönüyle dinin; ritüel, eylem, duygu, mekân, aktör, örgütsel yapı, cemaat ağları vb. daha pek çok boyutuyla bir gerçeklik olarak etkisinden söz edebiliriz. Yeni dini temsiller kavramsallaştırması, bu açıdan bakıldığında dini düşüncenin ve pratiğin, geçmişte şekil bulan niteliklerinin modern dönem ile birlikte yeniden formüle edilmesiyle ilgilidir. Bu açıdan din-tanrı, din-devlet, din-siyaset, din-toplum, din-kültür, din-kadın ve din-birey ilişkileri yeniden kurgulanmaktadır. Bu dosyanın konusu olan yeni dini temsiller, mezkûr grupları veya muadillerini değil daha çok geleneksel çerçeveden çıkarak modern bir zeminde yeniden kurgulanan din ve dinsellikleri anlamlandırma çabasına atıfta bulunur. Hangi mekân ve sürecin içinde olursa olsun yeni ile eski arasındaki melezlenme bitimsiz bir örüntü olarak işlemeye devam edecek gibi duruyor. Sosyoloji Divanı’nın belirlediği bu dosya ile bahse konu melezlenmelerin sonucunda ortaya çıkan yeni form, anlam ve arayışların bir portresini sunmak hedeflenmektedir. Yayınlanan dosya konusu makaleler, söyleşiler, denemeler ve kitap değerlendirmeleri hakkında kısaca bilgi vermek isteriz: Hicret K. Toprak, “Küresel Adalet Arayışı ve Dinin Yeni Temsilleri: Gazze Protestoları Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme” başlıklı makalesiyle, 7 Ekim sonrası Gazze’de yaşanan soykırıma karşı yükselen küresel çaptaki vicdani hareketlenmeleri inceliyor. Toprak, Batılı ana akım medyanın sansür ve manipülasyon duvarlarına karşı, dijital kamusal alanda kontrolsüzce yayılan “dijital şahitliklerin” nasıl ahlaki bir cephe ve alternatif bir bilme zemini oluşturduğunu ortaya koymaktadır. Farklı inanç geleneklerinden yükselen adalet söylemlerinin klasik kurumsal sınırları aşarak nasıl sınır aşan bir küresel vicdan diline dönüştüğünü sosyolojik bir perspektifle çözümlüyor. Vefa Can Kaya, “‘Makbul Müslüman’ın Peşinde: İmkânsız Bir Ulusal Kimlik Projesi Olarak Euro-İslam” makalesinde, Avrupa’da Müslüman göçmenlerin entegrasyonu adına kurgulanan “Euro-İslam” projesini siyasal teoloji ve sivil din kavramları üzerinden bir eleştiriye tabi tutmaktadır. Kaya, bu projenin organik bir kimlikten ziyade Müslüman özneleri ehlileştirmeyi ve modern ulusun sivil dinine yöneltmeyi amaçlayan bir devlet stratejisi olduğunu iddia eder.
Ali Eren Demir, “Terapötik Kültürün Gölgesinde Dinin Yeniden Konumlanması: Neoliberal Öznenin Spiritüel Arayışları Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme” makalesinde, neoliberalizmin yarattığı varoluşsal krizlerin, tükenmişlik ve anksiyetenin “spiritüel pazar” ve “wellness endüstrisi” (yoga, meditasyon aplikasyonları vb.) üzerinden nasıl metalaştırılıp depolitize edildiğini gözler önüne seriyor. Demir, dinin aşkın kurtuluş vaadinden uzaklaşarak bireysel psikolojik iyi oluş haline hizmet eden faydacı bir araca nasıl indirgendiğini, bu endüstrinin Türkiye’deki sınıfsal ve toplumsal cinsiyet temelli yansımalarını tartışmalarını gösteriyor. Metin Erdem, “Gerçek Bir Sığınak mı, Protez Bir Avuntu mu? Kurumsal Dindarlıktan ‘Melez’ Maneviyata” makalesinde bu dönüşümü daha trajik bir sınıra, intihar ve anomi olgusuna taşıyor. Erdem, geleneksel kurumsal dindarlığın (toplumsal aidiyet, ritüeller, hazır anlam dünyası) sağladığı psikososyal koruma kalkanının sekülerleşmeyle çözüldüğünü, bireyin sığındığı eklektik “melez maneviyatın” ise varoluşsal sancılara derin bir çare üretmek yerine geçici “protez avuntu” sunma riski taşıdığını iddia etmektedir. İlknur Bahadır Yüksek ise dijital mecraların gücünü arkasına alan bu siyasal akışların bir başka boyutunu, “Türkiye’de YouTube İçeriklerinde Velâyet-i Fakih: Dijital Temsil, Rejim Algısı ve Şiî Siyaset” makalesinde çözümlüyor. Yüksek, teolojik ve mezhebi siyasal bir doktrinin Türkçe YouTube içeriklerinde jeopolitik yorum ve dini sadakat söylemleri arasında nasıl sadeleştirilip araçsallaştırıldığını analiz etmektedir. Neslihan Er, “Siyasî Bir Kategori Olarak Fransız İslamı’nın Eleştirisi” başlıklı çalışmasında, devlet merkezli kurumsal temsil modellerinin, İslam’ın sosyolojik çeşitliliğini, otorite biçimlerini ve ulus ötesi karakterini nasıl bir homojenliğe sıkıştırdığını tartışmaya açmaktadır. Münire Handan Kaya ise “Sivil Vicdan ve Ümmet Duygudaşlığı Ekseninde Kolektif Nefretin Sosyolojisi: İsrail Problemi Karşısında Gelişen Tepkilerin Mukayeseli Analizi” çalışmasında, bu küresel tepkinin duygusal atmosferini çıkarıyor. Nefreti patolojik bir sapma olarak değil, sömürgeciliğe karşı geliştirilen kurucu bir direnç alanı olarak sunan Kaya, Batı kamuoyundaki evrensel ahlaki uyanış ile Müslüman toplumlardaki ümmet duygudaşlığını mukayese ediyor. Yazı, devletlerin faydacı reel politiği ile halkların sivil vicdanı arasındaki yarılmayı deşifre ederek Filistin davasının çağdaş dünyadaki ahlaki turnusol işlevini gösteriyor.
Mustafa Koray Uru’nun “Dijital Sembolik Sermaye: Dini Otoritenin Yeni Sahipleri Üzerine Bourdieucu Bir İnceleme”, dini alanın meşruiyet kaynaklarını temelden sarsmaktadır. Uru, teolojik bilgi ve medrese/tarikat silsilesi gibi geleneksel kültürel sermayelerin yerini, takipçi sayısı, etkileşim ekonomisi ve görsel estetiğe dayalı “dijital sembolik sermayenin” aldığını belirterek, “dini influencer’lar” ve “dijital imamlar” üzerinden dinin nasıl bir yapıya büründüğünü tahlil etmektedir. Mehmet Ozan Ahnas da “Seküler Cemaatler Bağlamında Yeni Dindarlık Pratiklerinin Sosyolojik Okuması” başlıklı çalışmasında, dinsel cemaatlerin işlevlerini devralan fakat kutsaldan arındırılmış dünyevi amaçlar, yaşam tarzları ve ilgi odakları etrafında cemaat refleksleri gösteren modern/seküler yapılanmaları betimsel bir dille tahlil ediyor.
Fatma Çiçek, “Yeni Dinî Temsillerin Mahiyeti ve Maliyetleri” sorusunu masaya yatırıyor. Çiçek, görünürlük, erişilebilirlik ve dijital çoğullaşma söylemleriyle parlatılan bu yeni temsilin, dinin kurucu ciddiyetini, epistemolojik bütünlüğünü nasıl içeriden aşındırdığını ifşa ediyor. Farklı sosyo kültürel havzalardan, dijital ekranlardan derlenen bu zengin içerik, post-seküler kamusallığın geleceğine, sivil diplomasiye ve alternatif epistemolojik arayışlara ışık tutma gayesindedir. Ahmet Faruk Koşar, “Geleneksel Otoriteden Dijital Entelektüelliğe: Dijital Dindarlığın ve Dini Temsillerin Dönüşümü” dijital medyanın geleneksel dikey hiyerarşileri nasıl yatay düzlemde parçaladığını tahlil ediyor. Koşar, dinî aktörlerin klasik teolojik temsilci/vaiz kimliğinden sıyrılarak medeniyet, şehir kültürü, felsefe ve sanat gibi disiplinlerle eklemlenen birer “kamusal entelektüel” figürüne dönüşüm süreçlerindeki ontolojik kaymaları ve meşruiyetin tescilini kuramsal düzeyde tartışmaktadır. Dinin yaşadığı bu form ve mekân değişiklikleri, genişleyen yeni bir kavramsal envanteri de zorunlu kılmaktadır. İkram Filiz’in “Yeni Dinî Temsiller (Semboller, Ritüeller, Hareketler ve Temsiliyet)” başlıklı çalışması kutsalın tecrübe edilme şekillerindeki eklektik ve melez doğaya “yamalı bohça”, “banal din” ve “seküler maneviyat” gibi olgusal kavramsallaştırmalar üzerinden dikkat çekiyor. Medyanın dinî sembolleri kendi reyting ve eğlence mantığına göre yeniden yoğurduğu bu süreçte, ağır teolojik yükümlülüklerden arınmış, popüler kültürün içine sızmış sıradan bir kutsallık zemini sunan “banal din” olgusunun kitleler tarafından benimsenme dinamiklerini temellendiriyor. Ahmet Aslan, “Yeni Aşkın Arayışlar: ‘Sapkınlık’ mı? Heterojenitenin Yeni Bir Biçimi mi?” sorunsalı üzerinden, çağdaş toplumlarda çığ gibi büyüyen yoga, meditasyon, şamanlık ve astroloji gibi spiritüel/popüler maneviyat yönelimlerini mercek altına alıyor. Aslan, kurumsal dinlerin ve modern hayatın bürokratik katılığı karşısında “beyaz yakalı krizi” gibi yapısal krizlerle tetiklenen bu arayışları, hem geleneksel dinî yapılar hem de seküler söylemler tarafından üretilen sapkınlık etiketlemesiyle dışlamak ya da tamamen romantize etmek yerine, geç modern toplumlara özgü yapısal bir çeşitliliği ve bir anlam üretme stratejisi olarak okumayı öneren bir kuramsal vizyon sunmaktadır. Rumeysa Küskü, “Cumhuriyetin İlanından 2000’lere Türkiye’de İdeoloji ve Dinî Temsilin Siyasal Dönüşümü” başlıklı çalışmasında, ideoloji kavramının entelektüel seyrini Türkiye’nin modernleşme tecrübesiyle buluşturuyor. Küskü, Osmanlı bakiyesi, merkez çevre ilişkileri, çok partili hayata geçiş ve askerî müdahaleler kronolojisi üzerinden, din ile ideolojinin bağımsız iki kompartıman olmaktan ziyade tarihsel süreç boyunca birbirini etkileyen, zaman zaman çatışan yapılarını bir siyasal analizle ortaya koymaktadır. Erken Cumhuriyet döneminde devlet tekelinde yeniden tanımlanan dinî temsilin, çok partili hayatta toplumsal taleplerin taşıyıcısı olarak sivil bir dengeleyiciye dönüşümünü ve darbeler döneminde “irtica” söylemi üzerinden nasıl yeniden sınırlandırıldığını vurguluyor. Kadriye Alev, “Çağdaş Türk Romanında Dindarlığın Söylemsel İnşası” başlıklı makalesiyle bir analiz gerçekleştiriyor. Alev, erken Cumhuriyet romanlarındaki dışlayıcı, dindarlığı cehalet ve modernleşme karşıtlığının simgesi olarak kodlayan söylemin, 1971’den itibaren hidayet romanlarının ideal Müslüman kimliğini vazeden tebliğ diliyle nasıl tersine çevrildiğini inceliyor. Makale, 1990 sonrasında ise İslamcı kadın yazarların metinlerinde geleneksel kadın rollerine, fıkıh diline ve kamusal alan sınırlılıklarına getirilen eleştirilerle, dindarlığın kolektif bir manifesto olmaktan çıkıp bireysel, mistik bir sorgulama alanına nasıl evrildiğini edebi deşifrelerle ortaya koymaktadır. Türkiye’de dinî hayatın, İslamcı tecrübenin ve dindarlık biçimlerinin dünü ile bugününü iki söyleşi ile değerlendiriyoruz. Söyleşilerde kutsalın, modernleşmenin, siyasal alanın ve dijital dünyanın dindar özne üzerindeki yapısal etkileri, hamasetten uzak ve soğukkanlı bir muhasebe diliyle tahlil edilmektedir. Söyleşinin ilk ayağında sosyolog Necdet Subaşı, aceleci “kopuş” anlatılarına mesafeli yaklaşarak, sahada yepyeni gibi görünen birçok dinsel görünümün aslında eski bir ihtiyacın yeni bir dile kavuşmuş hali olduğunu savunmaktadır. Söyleşinin ikinci ayağında ise Abdulhakim Beyazyüz, elli yılı bulan İslamcı hareket tecrübesinden hareketle, İslami iddiaların yaşadığı köklü pratik ve teorik dönüşümü ortaya koymaktadır. Gerek Necdet Subaşı’nın dindarlığın dönüşümüne dair kuramsal uyarıları, gerekse Abdulhakim Beyazyüz’ün İslamcı sosyolojinin geçirdiği dönüşümlere dair içeriden tanıklığı, dinî temsillerin post modern çağda hem nasıl yapısal bir değişimle karşı karşıya kaldığını hem de bunun geleneği bugünün diline tercüme edebilecek bir imkân barındırdığını göstermesi açısından önem arz etmektedir. Hayat sahnesinin ilkinde Celaleddin Çelik, “Apolitik Dindarlık ve Dini Temsilin Depolitizasyonu: İslamcı Söylemde Bir Teo-Politik Yönelim” başlıklı denemesinde, Türkiye İslamcılığı ve literatüründe sıklıkla göz ardı edilen “siyaset dışılık/ apolitikleşme” eğilimini mercek altına alıyor. Çelik, siyasete mesafe koyma tutumunu yakın geçmişin baskıcı politikalarına karşı geliştirilen tarihsel bir refleks olarak okuyor. Siyasetten uzaklaşmanın paradoksal biçimde teslimiyetçi ve “negatif bir siyasallaşma” ürettiğini belirtir. Bir diğer hayat sahnesinde Engin Abat ise “Sokağa Taşan Din, Bedene Kazınan Aidiyet: Via Padova’da Müslümanlık Pratikleri” çalışmasında, kurumsal görünmezlik halinin kentsel mekândaki bedensel yansımalarını Milano’dan sunuyor. Abat, kurumsal bir İslam temsiliyetinin, kubbe ve minaresiyle yasal statülü camilerin, bulunmadığı Milano’nun Via Padova caddesinde dinsel hayatın nasıl “Sokak İslam’ı” olarak mekânsal laştığını inceliyor. Akıllı telefonlardan yükselen ezan sesleri, saç-sakal boyama modelleri ve “Selamünaleyküm” trafiği üzerinden dinsel aidiyetin bedende nasıl birer taktiksel direniş ve görünürlük nişanesine dönüştüğü gösterirken, kentin çeperindeki gettoda dindarlığını yüksek sesli ve bedensel normlarla yaşayan Müslüman göçmenlerin, iş Filistin protestolarına geldiğinde oturum izni kaygılarıyla meydanlardan çekildiğini bir yarılma ekseninde ortaya koymaktadır. Son olarak Hüseyin Çil, “Mizah ve Din: Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor!” adlı yazısında din ve mizahın sınırlarının sosyal medya çağında nasıl buharlaştığını, stand-upçıların bu yeni sahnede Türkiye’nin kültürel kodlarını, inançlarını ve çatışmalarını nasıl bir oyun malzemesine dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor. Dergimizin bu sayısında, teorik makalelerin yanı sıra, çağdaş din sosyolojisi alanında yazılmış kitapların kritiklerine de yer verilmiştir. Kitap değerlendirmeleri bölümümüzde Reşat Açıkgöz, Ali Köse’nin “Dinin Geleceği” (2025) eserini incelerken, Adem Üstün Çatalbaş, John Lynch’in “New Worlds: A Religious History of Latin America” (2012) eseri üzerinden, Latin Amerika dindarlığı üzerinde durmaktadır. Berkay Ergitürk, Celaleddin Çelik’in “Sekülerleşmenin Ötesi” (2025) kitabını değerlendirirken, son olarak Yusuf Yaralıoğlu, Hicret K. Toprak’ın “İtiraz, Tepki ve Saflaşma: Dini İkaz ve Protesto Hareketleri” (2023) kitabını incelemektedir. Zihniyet dönüşümlerinin anlaşılmasına kapı aralaması ve keyifle okunması dileğiyle...
Ali Eren Demir, “Terapötik Kültürün Gölgesinde Dinin Yeniden Konumlanması: Neoliberal Öznenin Spiritüel Arayışları Üzerine Sosyolojik Bir İnceleme” makalesinde, neoliberalizmin yarattığı varoluşsal krizlerin, tükenmişlik ve anksiyetenin “spiritüel pazar” ve “wellness endüstrisi” (yoga, meditasyon aplikasyonları vb.) üzerinden nasıl metalaştırılıp depolitize edildiğini gözler önüne seriyor. Demir, dinin aşkın kurtuluş vaadinden uzaklaşarak bireysel psikolojik iyi oluş haline hizmet eden faydacı bir araca nasıl indirgendiğini, bu endüstrinin Türkiye’deki sınıfsal ve toplumsal cinsiyet temelli yansımalarını tartışmalarını gösteriyor. Metin Erdem, “Gerçek Bir Sığınak mı, Protez Bir Avuntu mu? Kurumsal Dindarlıktan ‘Melez’ Maneviyata” makalesinde bu dönüşümü daha trajik bir sınıra, intihar ve anomi olgusuna taşıyor. Erdem, geleneksel kurumsal dindarlığın (toplumsal aidiyet, ritüeller, hazır anlam dünyası) sağladığı psikososyal koruma kalkanının sekülerleşmeyle çözüldüğünü, bireyin sığındığı eklektik “melez maneviyatın” ise varoluşsal sancılara derin bir çare üretmek yerine geçici “protez avuntu” sunma riski taşıdığını iddia etmektedir. İlknur Bahadır Yüksek ise dijital mecraların gücünü arkasına alan bu siyasal akışların bir başka boyutunu, “Türkiye’de YouTube İçeriklerinde Velâyet-i Fakih: Dijital Temsil, Rejim Algısı ve Şiî Siyaset” makalesinde çözümlüyor. Yüksek, teolojik ve mezhebi siyasal bir doktrinin Türkçe YouTube içeriklerinde jeopolitik yorum ve dini sadakat söylemleri arasında nasıl sadeleştirilip araçsallaştırıldığını analiz etmektedir. Neslihan Er, “Siyasî Bir Kategori Olarak Fransız İslamı’nın Eleştirisi” başlıklı çalışmasında, devlet merkezli kurumsal temsil modellerinin, İslam’ın sosyolojik çeşitliliğini, otorite biçimlerini ve ulus ötesi karakterini nasıl bir homojenliğe sıkıştırdığını tartışmaya açmaktadır. Münire Handan Kaya ise “Sivil Vicdan ve Ümmet Duygudaşlığı Ekseninde Kolektif Nefretin Sosyolojisi: İsrail Problemi Karşısında Gelişen Tepkilerin Mukayeseli Analizi” çalışmasında, bu küresel tepkinin duygusal atmosferini çıkarıyor. Nefreti patolojik bir sapma olarak değil, sömürgeciliğe karşı geliştirilen kurucu bir direnç alanı olarak sunan Kaya, Batı kamuoyundaki evrensel ahlaki uyanış ile Müslüman toplumlardaki ümmet duygudaşlığını mukayese ediyor. Yazı, devletlerin faydacı reel politiği ile halkların sivil vicdanı arasındaki yarılmayı deşifre ederek Filistin davasının çağdaş dünyadaki ahlaki turnusol işlevini gösteriyor.
Mustafa Koray Uru’nun “Dijital Sembolik Sermaye: Dini Otoritenin Yeni Sahipleri Üzerine Bourdieucu Bir İnceleme”, dini alanın meşruiyet kaynaklarını temelden sarsmaktadır. Uru, teolojik bilgi ve medrese/tarikat silsilesi gibi geleneksel kültürel sermayelerin yerini, takipçi sayısı, etkileşim ekonomisi ve görsel estetiğe dayalı “dijital sembolik sermayenin” aldığını belirterek, “dini influencer’lar” ve “dijital imamlar” üzerinden dinin nasıl bir yapıya büründüğünü tahlil etmektedir. Mehmet Ozan Ahnas da “Seküler Cemaatler Bağlamında Yeni Dindarlık Pratiklerinin Sosyolojik Okuması” başlıklı çalışmasında, dinsel cemaatlerin işlevlerini devralan fakat kutsaldan arındırılmış dünyevi amaçlar, yaşam tarzları ve ilgi odakları etrafında cemaat refleksleri gösteren modern/seküler yapılanmaları betimsel bir dille tahlil ediyor.
Fatma Çiçek, “Yeni Dinî Temsillerin Mahiyeti ve Maliyetleri” sorusunu masaya yatırıyor. Çiçek, görünürlük, erişilebilirlik ve dijital çoğullaşma söylemleriyle parlatılan bu yeni temsilin, dinin kurucu ciddiyetini, epistemolojik bütünlüğünü nasıl içeriden aşındırdığını ifşa ediyor. Farklı sosyo kültürel havzalardan, dijital ekranlardan derlenen bu zengin içerik, post-seküler kamusallığın geleceğine, sivil diplomasiye ve alternatif epistemolojik arayışlara ışık tutma gayesindedir. Ahmet Faruk Koşar, “Geleneksel Otoriteden Dijital Entelektüelliğe: Dijital Dindarlığın ve Dini Temsillerin Dönüşümü” dijital medyanın geleneksel dikey hiyerarşileri nasıl yatay düzlemde parçaladığını tahlil ediyor. Koşar, dinî aktörlerin klasik teolojik temsilci/vaiz kimliğinden sıyrılarak medeniyet, şehir kültürü, felsefe ve sanat gibi disiplinlerle eklemlenen birer “kamusal entelektüel” figürüne dönüşüm süreçlerindeki ontolojik kaymaları ve meşruiyetin tescilini kuramsal düzeyde tartışmaktadır. Dinin yaşadığı bu form ve mekân değişiklikleri, genişleyen yeni bir kavramsal envanteri de zorunlu kılmaktadır. İkram Filiz’in “Yeni Dinî Temsiller (Semboller, Ritüeller, Hareketler ve Temsiliyet)” başlıklı çalışması kutsalın tecrübe edilme şekillerindeki eklektik ve melez doğaya “yamalı bohça”, “banal din” ve “seküler maneviyat” gibi olgusal kavramsallaştırmalar üzerinden dikkat çekiyor. Medyanın dinî sembolleri kendi reyting ve eğlence mantığına göre yeniden yoğurduğu bu süreçte, ağır teolojik yükümlülüklerden arınmış, popüler kültürün içine sızmış sıradan bir kutsallık zemini sunan “banal din” olgusunun kitleler tarafından benimsenme dinamiklerini temellendiriyor. Ahmet Aslan, “Yeni Aşkın Arayışlar: ‘Sapkınlık’ mı? Heterojenitenin Yeni Bir Biçimi mi?” sorunsalı üzerinden, çağdaş toplumlarda çığ gibi büyüyen yoga, meditasyon, şamanlık ve astroloji gibi spiritüel/popüler maneviyat yönelimlerini mercek altına alıyor. Aslan, kurumsal dinlerin ve modern hayatın bürokratik katılığı karşısında “beyaz yakalı krizi” gibi yapısal krizlerle tetiklenen bu arayışları, hem geleneksel dinî yapılar hem de seküler söylemler tarafından üretilen sapkınlık etiketlemesiyle dışlamak ya da tamamen romantize etmek yerine, geç modern toplumlara özgü yapısal bir çeşitliliği ve bir anlam üretme stratejisi olarak okumayı öneren bir kuramsal vizyon sunmaktadır. Rumeysa Küskü, “Cumhuriyetin İlanından 2000’lere Türkiye’de İdeoloji ve Dinî Temsilin Siyasal Dönüşümü” başlıklı çalışmasında, ideoloji kavramının entelektüel seyrini Türkiye’nin modernleşme tecrübesiyle buluşturuyor. Küskü, Osmanlı bakiyesi, merkez çevre ilişkileri, çok partili hayata geçiş ve askerî müdahaleler kronolojisi üzerinden, din ile ideolojinin bağımsız iki kompartıman olmaktan ziyade tarihsel süreç boyunca birbirini etkileyen, zaman zaman çatışan yapılarını bir siyasal analizle ortaya koymaktadır. Erken Cumhuriyet döneminde devlet tekelinde yeniden tanımlanan dinî temsilin, çok partili hayatta toplumsal taleplerin taşıyıcısı olarak sivil bir dengeleyiciye dönüşümünü ve darbeler döneminde “irtica” söylemi üzerinden nasıl yeniden sınırlandırıldığını vurguluyor. Kadriye Alev, “Çağdaş Türk Romanında Dindarlığın Söylemsel İnşası” başlıklı makalesiyle bir analiz gerçekleştiriyor. Alev, erken Cumhuriyet romanlarındaki dışlayıcı, dindarlığı cehalet ve modernleşme karşıtlığının simgesi olarak kodlayan söylemin, 1971’den itibaren hidayet romanlarının ideal Müslüman kimliğini vazeden tebliğ diliyle nasıl tersine çevrildiğini inceliyor. Makale, 1990 sonrasında ise İslamcı kadın yazarların metinlerinde geleneksel kadın rollerine, fıkıh diline ve kamusal alan sınırlılıklarına getirilen eleştirilerle, dindarlığın kolektif bir manifesto olmaktan çıkıp bireysel, mistik bir sorgulama alanına nasıl evrildiğini edebi deşifrelerle ortaya koymaktadır. Türkiye’de dinî hayatın, İslamcı tecrübenin ve dindarlık biçimlerinin dünü ile bugününü iki söyleşi ile değerlendiriyoruz. Söyleşilerde kutsalın, modernleşmenin, siyasal alanın ve dijital dünyanın dindar özne üzerindeki yapısal etkileri, hamasetten uzak ve soğukkanlı bir muhasebe diliyle tahlil edilmektedir. Söyleşinin ilk ayağında sosyolog Necdet Subaşı, aceleci “kopuş” anlatılarına mesafeli yaklaşarak, sahada yepyeni gibi görünen birçok dinsel görünümün aslında eski bir ihtiyacın yeni bir dile kavuşmuş hali olduğunu savunmaktadır. Söyleşinin ikinci ayağında ise Abdulhakim Beyazyüz, elli yılı bulan İslamcı hareket tecrübesinden hareketle, İslami iddiaların yaşadığı köklü pratik ve teorik dönüşümü ortaya koymaktadır. Gerek Necdet Subaşı’nın dindarlığın dönüşümüne dair kuramsal uyarıları, gerekse Abdulhakim Beyazyüz’ün İslamcı sosyolojinin geçirdiği dönüşümlere dair içeriden tanıklığı, dinî temsillerin post modern çağda hem nasıl yapısal bir değişimle karşı karşıya kaldığını hem de bunun geleneği bugünün diline tercüme edebilecek bir imkân barındırdığını göstermesi açısından önem arz etmektedir. Hayat sahnesinin ilkinde Celaleddin Çelik, “Apolitik Dindarlık ve Dini Temsilin Depolitizasyonu: İslamcı Söylemde Bir Teo-Politik Yönelim” başlıklı denemesinde, Türkiye İslamcılığı ve literatüründe sıklıkla göz ardı edilen “siyaset dışılık/ apolitikleşme” eğilimini mercek altına alıyor. Çelik, siyasete mesafe koyma tutumunu yakın geçmişin baskıcı politikalarına karşı geliştirilen tarihsel bir refleks olarak okuyor. Siyasetten uzaklaşmanın paradoksal biçimde teslimiyetçi ve “negatif bir siyasallaşma” ürettiğini belirtir. Bir diğer hayat sahnesinde Engin Abat ise “Sokağa Taşan Din, Bedene Kazınan Aidiyet: Via Padova’da Müslümanlık Pratikleri” çalışmasında, kurumsal görünmezlik halinin kentsel mekândaki bedensel yansımalarını Milano’dan sunuyor. Abat, kurumsal bir İslam temsiliyetinin, kubbe ve minaresiyle yasal statülü camilerin, bulunmadığı Milano’nun Via Padova caddesinde dinsel hayatın nasıl “Sokak İslam’ı” olarak mekânsal laştığını inceliyor. Akıllı telefonlardan yükselen ezan sesleri, saç-sakal boyama modelleri ve “Selamünaleyküm” trafiği üzerinden dinsel aidiyetin bedende nasıl birer taktiksel direniş ve görünürlük nişanesine dönüştüğü gösterirken, kentin çeperindeki gettoda dindarlığını yüksek sesli ve bedensel normlarla yaşayan Müslüman göçmenlerin, iş Filistin protestolarına geldiğinde oturum izni kaygılarıyla meydanlardan çekildiğini bir yarılma ekseninde ortaya koymaktadır. Son olarak Hüseyin Çil, “Mizah ve Din: Katı Olan Her Şey Buharlaşıyor!” adlı yazısında din ve mizahın sınırlarının sosyal medya çağında nasıl buharlaştığını, stand-upçıların bu yeni sahnede Türkiye’nin kültürel kodlarını, inançlarını ve çatışmalarını nasıl bir oyun malzemesine dönüştürdüğünü gözler önüne seriyor. Dergimizin bu sayısında, teorik makalelerin yanı sıra, çağdaş din sosyolojisi alanında yazılmış kitapların kritiklerine de yer verilmiştir. Kitap değerlendirmeleri bölümümüzde Reşat Açıkgöz, Ali Köse’nin “Dinin Geleceği” (2025) eserini incelerken, Adem Üstün Çatalbaş, John Lynch’in “New Worlds: A Religious History of Latin America” (2012) eseri üzerinden, Latin Amerika dindarlığı üzerinde durmaktadır. Berkay Ergitürk, Celaleddin Çelik’in “Sekülerleşmenin Ötesi” (2025) kitabını değerlendirirken, son olarak Yusuf Yaralıoğlu, Hicret K. Toprak’ın “İtiraz, Tepki ve Saflaşma: Dini İkaz ve Protesto Hareketleri” (2023) kitabını incelemektedir. Zihniyet dönüşümlerinin anlaşılmasına kapı aralaması ve keyifle okunması dileğiyle...
Makaleler
Bu Sayıdaki Yazılar
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Makale
Hayat Sahnesi
Hayat Sahnesi
Hayat Sahnesi
Kitap İncelemesi
Kitap İncelemesi
Kitap İncelemesi
Kitap İncelemesi
Söyleşi
Söyleşi